Şiirimde bu iki damar bazen birbirine yaklaşır, bazen farklı yönlere akar; ama ikisinin de kaynağında insan var’’ diyor.
‘’saçlarıma dolanan turunçlar karardı/ sinsi bir kış kaldı bana/ kim sevecek şimdi aynadaki hüznümü ‘’ diyen Selda Kaya ile konuştuk.

Şiir sizin için ne zaman bir tutku olmaktan çıkıp bir varoluş biçimine dönüştü?
Ben şiiri yalnızca yazmak için seçmedim; şiirin içinde kendimi buldum. Hayatın bana sunduğu sınırlar, çevrenin çizdiği yollar, bir kadın olarak benden beklenenler vardı. Fakat içimde başka bir dünya taşıyordum. Söyleyemediklerim, itirazlarım, özlemlerim ve hayallerim vardı. Şiir, bütün bunların kendine bir dil bulduğu yer oldu.
Benim için şiir, yaşadıklarımı anlatmanın ötesinde, yaşadıklarımın içinden kendimi yeniden kurmaktı. Belki de bu yüzden şiire bu kadar tutkunum. Çünkü şiirde yalnızca duygularımı değil, kendi düşüncemi, özgürlüğümü ve kimliğimi de buldum.
şiirin içinde kendime rastladım. Başkalarının benim için çizdiği sınırların ötesinde, kendi içimin coğrafyasını şiirle keşfettim. İnsanların acılarına dokunmak ve o insanlarla bunu paylaşmak istedim.

Mardin’de, kalabalık bir ailede büyümek ve feodal değerlerle çevrili bir dünyadan gelmek şiirinizi nasıl biçimlendirdi?
İnsan doğduğu coğrafyayı bütünüyle geride bırakamıyor; o coğrafya bir biçimde sesine, belleğine, imgelerine ve suskunluklarına yerleşiyor. Ben de Mardin’in, kalabalık bir ailenin ve geleneklerin içinden geldim. Ancak doğduğum dünyanın bana sunduğu her şeyi olduğu gibi kabul etmedim.
Benim için asıl mücadele, dışarıdaki sınırlarla birlikte zihnime yerleştirilmek istenen sınırlarla da mücadele etmekti. Bir kadının nasıl yaşaması gerektiğine, neyi isteyebileceğine, hangi hayallerin peşinden gidebileceğine ilişkin kabulleri sorguladım. Okumak, kendim olmak ve kendi hayatımı kurmak için mücadele ettim.
Feodaliteyi zihnimde, şiirimde ve yaşamımda aşmaya çalışmamın anlamı buydu. Kendi köklerimi inkâr etmek değil, köklerimin içinden özgürleşmekti.
Bugün şiirimdeki kadın sesi biraz da buradan geliyor. Ben yalnızca kendi özgürlüğümü aramadım; kadının kendi hayatının öznesi olmasını istedim. Çünkü insanın doğduğu dünya kaderi olmak zorunda değil.

Eğitim almak ve kendiniz olmak için verdiğiniz mücadele, şiirinizdeki kadın imgesini nasıl etkiledi?
Benim için okumak yalnızca bir diploma edinmek değildi; dünyayı anlama, kendi kararlarımı verebilme ve kendim olabilme mücadelesiydi. Bu mücadele kolay değildi. Büyüklerimle, çevremle ve bazen de insanın içine yerleşen korkularla mücadele etmek zorunda kaldım.
Ama zamanla şunu anladım: Bir kadının özgürlüğü, yalnızca kapıların açılmasıyla değil, kendi zihnindeki kapıları da açmasıyla mümkün oluyor.
Şiirimdeki kadın, yalnızca sevilen, özleyen, bekleyen ya da acı çeken bir kadın değil. O aynı zamanda düşünen, itiraz eden, arzulayan, sorgulayan ve kendi hayatını kuran bir kadın.
Kadın şiirinin güçlü olması benim için yalnızca kadınların yaşadığı acıları anlatmak demek değil. Kadının arzusunu, öfkesini, aklını, yalnızlığını, aşkını ve özgürlük isteğini kendi diliyle kurabilmesi demek.
Ben kendi sesimi ararken, kadınların da kendi seslerini bulabilecekleri bir şiir alanı yaratmak istedim. Çünkü bir kadın kendi hikâyesini anlatmaya başladığında, yalnızca kendisi konuşmaz; yıllarca sesi kısılmış pek çok kadının ihtimali de konuşmaya başlar.
Şiirinizde toplumcu gerçekçilikle aşkın, bireysel duygularla toplumsal duyarlılığın bir arada bulunduğunu görüyoruz. Sizce bu iki damar birbirinden ayrılabilir mi?
Ben insanı parçalara ayırarak düşünemiyorum. İnsan hem toplumsal bir varlık hem de sevebilen, özleyebilen, kırılabilen, arzulayan bir birey. İçimizdeki aşkın, yalnızlığın ve acının yaşadığımız dünyadan bağımsız olduğunu düşünmüyorum.
Toplumcu duyarlılık benim için yalnızca sınıfsal eşitsizlikleri, adaletsizlikleri ya da toplumsal sorunları dile getirmek değildir. İnsanın bütün varlığına bakabilmektir. Bir insanın yoksulluğunu anlatmak kadar, onun sevme biçimini, bir bakış karşısında duyduğu sarsıntıyı ve içinde büyüttüğü özlemi de anlamak gerekir.
Aşk şiirini de toplumsal şiiri de aynı insanın içinden yazıyorum. Birinde insanın dünyaya, diğerinde bir başka insana yönelen yüzü var. Ama her ikisinde de özgürlük, varoluş, eksiklik ve arayış bulunuyor.
Ben aşkı toplumdan, toplumu insandan ayırmıyorum. Şiirimde bu iki damar bazen birbirine yaklaşır, bazen farklı yönlere akar; ama ikisinin de kaynağında insan var.
’Saçlarımı unuttuğundan beri kırgınım gözlerine’’ demişsiniz şiirin bir yerinde başka bir şiirinizde şöyle bir dize okudum ‘’kırmamak için bir dalı ellerimi koynumda unuttum’’. Şiirinizde imge ve lirizm önemli bir yer tutuyor. Bir şiirin güçlü olmasını sağlayan şey sizce nedir?
Ben şiirin yalnızca ne söylediğiyle değil, söylediğini nasıl dönüştürdüğüyle de ilgileniyorum. Çünkü bir duyguyu doğrudan anlatmakla o duygunun okurun içinde yeni bir anlam yaratmasını sağlamak arasında büyük bir fark var.
İmge benim için bir süs değil; düşüncenin ve duygunun başka bir biçimde doğmasıdır. Bazen bir yüz bir akşam bulvarına dönüşür, bazen yalnızlık bir avluda büyür, bazen turunç kokusu belleğin kapısını açar. Sözcükler, alışılmış anlamlarının dışına çıktıklarında yeni bir duygu ve düşünce alanı kurabiliyorlar.
Lirizm de benim şiirimde yalnızca duygusallık değil. Sözcüklerin ritmi, seslerin birbirine değmesi, dizelerin içindeki gerilim ve duygunun dildeki hareketi.
Ben şiirde okurun karşısına yalnızca bir anlam çıkarmak istemiyorum. Onun zihninde ve duygusunda bir kapı aralamak istiyorum. Şiirin okunduğu anda bitmesini değil, okurun içinde yaşamaya devam etmesini önemsiyorum.
Çünkü bana göre güçlü şiir, her şeyi açıklayan değil; okurda yeni bir duygu, yeni bir düşünce ve yeni bir anlam ihtimali yaratan şiirdir.
Sizce şiir özgür müdür? Şiir, herhangi bir ideolojiye, akıma ya da estetik anlayışa sığdırılabilir mi?
Ben şiirin hiçbir kalıba bütünüyle sığdırılamayacağına inanıyorum. Şiirin bir düşüncesi, bir dünya görüşü, beslendiği bir gelenek olabilir. Benim de toplumcu gerçekçilikle, devrimci düşünceyle ve insanın özgürleşmesiyle güçlü bağlarım var. Fakat bunların hiçbiri şiirin bütün imkânlarını tek başına açıklayamaz.
Bir şiirin hangi toplumsal duyarlılıktan beslendiğini konuşabiliriz; hangi estetik anlayışa yaklaştığını tartışabiliriz. Ama şiirin bütün anlamını bir etikete indirgediğimizde, onun en canlı tarafını kaçırabiliriz.
Ben şiirin ulaşılmazlığından söz ederken, onun anlaşılmaz olmak zorunda olduğunu söylemiyorum. Şiirin her okunuşta başka bir anlam ihtimali yaratabilmesini, tek bir açıklamayla tüketilememesini kastediyorum.
Şiir benim için özgürlüğün dildeki karşılığıdır. Kendi düşüncemi de duygumu da şiirin içinde özgürce dönüştürmek isterim. Toplumsal bir gerçeği anlatırken de aşkı yazarken de şiirin kendi yasalarını, kendi sesini ve kendi estetik bütünlüğünü kurmasına önem veririm.
Şiir hiçbir kalıbın mülkü değildir. Şairin görevi de hazır kalıpların içinde rahat etmek değil, kendi sesinin imkânlarını sonuna kadar aramaktır.
Benim için şiirin devrimci niteliği yalnızca söylediği sözde değil, insanı ve dünyayı yeniden düşünmeye çağırmasında da yatıyor.
Ben şiiri, hem insanın içindeki özgürlük arzusunun hem de daha eşit, daha adil bir dünyanın ihtimalinin dili olarak görüyorum.
Şiirle ilişkinizi yalnızca bir sanat uğraşı olarak değil, kendinizi yeniden kurduğunuz bir alan olarak tanımlıyorsunuz. Şiir sizin için ne ifade ediyor? İki kitabınızın ardından üçüncü kitabınıza hazırlanırken şiirde nasıl bir yol yürüyorsunuz?
Şiir benim için hiçbir zaman yalnızca sözcükleri yan yana getirmek olmadı. Şiir, kendime ulaşmanın, içimde birikenleri anlamlandırmanın ve dünyayla kendi dilim üzerinden ilişki kurmanın yolu oldu.
İçimde sanatla, şiirle, bağlamayla ve müzikle beslenen bir ruh taşıyorum. Uzun yıllar kendimi gerçekleştirebilmek için mücadele ettim. Zamanla anladım ki insanın kendine ulaşması da bir yolculuk. Ben bu yolculukta şiire tutundum. Şiirin içinde kendimi buldum; bazen bir imgenin kıyısında, bazen bir sözcüğün sessizliğinde, bazen de aşkın içimde açtığı derinlikte…
Şiirimde toplumcu duyarlılık ile bireysel duyguların birbirinden kopuk olmadığını düşünüyorum. İnsan hem toplumsal koşulların içinde yaşar hem de sever, özler, kırılır, arar. Ben şiirimde bu iki dünyanın birbirine değdiği yerlerle ilgileniyorum. Toplumsal gerçekliği anlatırken de aşkı yazarken de insanın içindeki özgürlük arzusunu arıyorum.
İmge ve lirizm benim için önemli. Bir duyguyu yalnızca açıklamak değil, onu başka bir biçimde doğurmak istiyorum. Sözcüklerin alışılmış anlamlarından uzaklaşıp yeni bir duygu ve düşünce alanı yaratmasını önemsiyorum.
İki şiir kitabım yayımlandı, üçüncü kitabım da kısa bir süre içinde okurla buluşacak. Her kitap, kendimle yeniden karşılaştığım başka bir eşik benim için. Yazdıkça tamamlandığımı değil, yeni sorularla karşılaştığımı hissediyorum.
Çünkü şiir benim için varılacak bir yer değil; sürekli yeniden başlayan bir yolculuk.
Soru: “Küllerimden doğdum” ifadesi, yaşam yolculuğunuzu anlatan güçlü bir imge. Bugün geriye baktığınızda, kendisi olmak için mücadele eden kadın Selda Kaya ile geleceğe yürüyen şair Selda Kaya arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz? Bundan sonra nasıl bir iz bırakmak istiyorsunuz?
Küllerimden doğmak, benim için geçmişi silmek ya da yaşadıklarımı yok saymak değil. Tam tersine, bütün yaşadıklarımı kabul ederek onların içinden başka bir benlik kurmak demek.
Bir zamanlar başkalarının benim için belirlediği hayatın içinde kendimi arıyordum. Bugün ise kendi hayatımı, düşüncemi ve sanatımı kurmak için mücadele etmiş bir kadınım. Elbette bu yolculuk tamamlanmış değil. İnsan kendini bir kez bulup sonra sonsuza kadar aynı yerde kalmıyor. Her yeni deneyim, her yeni şiir, her yeni düşünce insanı yeniden kuruyor.
Ben daha fazlası olduğuma inanıyorum. Bunu bir üstünlük iddiası olarak değil, henüz gerçekleştirmediğim imkânlarımın farkında olmak anlamında söylüyorum. Okumaya, yazmaya, öğrenmeye, üretmeye ve kendimi aşmaya devam etmek istiyorum.
Kadınların kendi seslerini bulabildiği, sanatın ve edebiyatın hayatın kenarında değil merkezinde yer aldığı bir dünya istiyorum. Şiirimin de bu arayışın içinde bir karşılığı olsun istiyorum.
Ardımda yalnızca kitaplar bırakmayı değil, bir düşünme ve hissetme biçimine katkıda bulunmayı önemsiyorum. Bir kadın şiirimi okuduğunda kendi özgürlüğünü hatırlasın; bir okur dizelerimde kendi yalnızlığını ya da itirazını bulsun; bir insan şiirin dünyayı başka türlü görme imkânı sunduğunu hissetsin isterim.
Benim için şiir, hayatın bütün yaralarına verilmiş bir cevap değil. Bazen o yarayı görünür kılan, bazen ona başka bir anlam kazandıran, bazen de insanın yeniden ayağa kalkmasına eşlik eden bir güç.
Ben hâlâ kendi olma mücadelesinin içindeyim. Çünkü kendin olmak, bir kez kazanılıp kenara bırakılan bir zafer değil; her gün yeniden savunulması gereken bir özgürlük. Ben yazdıkça, düşündükçe, ürettikçe ve şiire tutundukça bu mücadele sürecek.
Ardımda nasıl bir şiir bırakmak isterim? Okurunun karşısında yalnızca benim hayatımı bulduğu değil, kendi hayatından da bir iz yakaladığı şiirler bırakmak isterim. Kadının özgürlük arzusunu, insanın toplumsal yaralarını, aşkın sarsıcı gücünü ve dilin sonsuz imkânlarını taşıyan şiirler…
İsterim ki şiirim okunduğunda bir insan kendi yalnızlığını tanısın, bir kadın kendi gücünü hatırlasın, bir okur dünyaya başka bir gözle bakmayı denesin.
Çünkü benim için şiir, hayatın dışında kurulmuş bir dünya değil. Hayatın içinden doğan, ama hayatın sınırlarını aşabilen bir imkân. Ve sanırım yazmaya devam ettiğim sürece kendimi bulmaya da devam edeceğim.




