Müslüm Kabadayı eğitimci ama aynı zamanda bir yazar, araştırmacı, yazdıklarının peşinden koşan, sayısız eserlere imza atmış yazım emekçisi. Konuşulacak, dinlenilecek, sorular sorulacak bir düşün insanı. Sorduk ve sıcak yanıtlar aldık.

Ne için yaşıyorsun, ölmek için mi, yazmak için mi, yoksa?

Öncelikle yaşamsal ve felsefi derinliği olan sorularınla benimle böyle bir söyleşi yaptığın için teşekkür ederim. Emsalin çok olsun.

Yazmak Sevgiyle Donatıyor, Bilinci Tazeliyor Ve Besliyor 2

Bir can olarak, bedenimi sağlıklı biçimde enerjisi bitene kadar bir vakıf gibi koruyup kollamakla sorumluyum. Bunu ne kadar başarabilirsem, bu beden üzerindeki başımın dik durması, başımın içindeki beynin diyalektik bir akılla yaşama yön vermesi, insan-toplum-doğa ilişkilerinde eşitlik ve özgürlüğü örgütlemesi de ona göre biçimlenir. Bugüne kadar hastalıklarla, baskılarla, sürgünlerle, yasaklarla, sorunlarla mücadelede aldığım yol, niçin yaşadığımı da göstermiyor mu?

Yazmak Sevgiyle Donatıyor, Bilinci Tazeliyor Ve Besliyor 3

Birlikte üretmenin ve paylaşmanın güçlü olduğu bir ailede 1960'ta dünyaya geldiğim dikkate alınacak olursa, dünyada sosyalizmin yükseldiği, ülkemizin de toplumsal ve siyasal mücadele bakımından yaşama sevinci ve bilincinin geliştiği yıllarda çocukluğum ve gençliğim geçti. Bu yönüyle bizim kuşak, hem toplumun ilerlemesine ömrünü adayan hem de ağır bedeller ödeyen bir nitelikte… Sermaye düzeninin katilleri tarafından aramızdan alınan tüm canlar ölmek için yaşamadılar, eşit ve özgür bir toplumda, tam bağımsız bir ülkede yaşamak için ölümü göğüslediler. Onları saygı ve özlemle anıyorum.

Yaşam-ölüm diyalektiğinde en zor anlarda insanı diri tutan, üretken emekçiliğinden çok zihinsel yeteneğine, soyutlama gücüne sürekli kan taşımasıdır. Okuma ve yazma uğraşısı, bu kanı sürekli besler. Böylece başka bir varlığa üretken emeğini, sevgisini vererek mutlu olan insan aşamasına geldiğinde, o insan güzelleşir. Bu güzelliğin önüne çıkan tüm engellerle mücadele etmek de kaçınılmaz olur. Ahmed Arif’in “Nerede olursan ol,/İçerde, dışarda, derste, sırada,/ Yürü üstüne üstüne,/ Tükür yüzüne celladın,/ Fırsatçının, fesatçının, hayının.../ Dayan kitap ile. /Dayan iş ile. /Tırnak ile, diş ile...” dizeleriyle ifade ettiği yaşam yolu, insanı olgunlaştırır.

Kuşkusuz ne ölmek ne de yazmak için yaşıyorum. Ölümün de doğanın diyalektiğinde yaşama dair olduğunu bilerek ve geleceğe akan paylaşım ırmağına yapıtlarımızla katkıda bulunmak için yazıyoruz. Bizi nasıl ki bizden öncekilerin yazdıkları beslediyse bilimsel, düşünsel ve yazınsal çalışmalarımızdan gelecek nesiller yararlanacaklar. Bu devridaimde karşılık beklemeden bilerek ve isteyerek yer almak, dipten gitmenin güzel bir yansımasıdır.

Hayattan ne istiyorsun?

Kimileri, bazen kendi çocuklarımız bile anlamakta zorlanıyorlar ya da biz anlatamıyoruz. Elimiz iş tutmaya başladığından beri yaşamı, dişimiz ve tırnağımızla, aynı zamanda devrimci, sosyalist bir mücadeleyle kazandık. Doğduğumuz toplumsal sınıfın dinamizmiyle başlayan yaşamımız, isteyerek değil vererek anlam kazandığı için bu yaşta öğretmenliğe severek, isteyerek devam edebiliyorum. İhtiyaç duyulduğum her eyleme, etkinliğe seve seve gidiyorum. Bu anlamda yorganımız yıldız görüyor hep. Birkaç gün önce Ankara’da gençlerle şiir dinletisi hazırlarken birden Türkiye’nin en güneyindeki köyümüzde bulunan bahçemizdeki zeytinleri işçi kardeşlerimizle topladık. O toprakta yetiştirdiğimiz hambalisi toplayıp Ankara’dakilerle paylaşmaktan müthiş bir mutluluk duydum. Bu, topuğumdan akan yorgunluğu alıp gitti. Beni, ölüm kaygısı veya korkusundan arındırıp paylaşmak için üretme direnciyle donatan da bu… Yazarak da kendimi yeniden ürettiğimi söyleyebilirim.

Yazarak mı değiştiriyorsun, değişiyor musun yazdıkça?

Bunlar iç içe, birbirini tetikleyen bir özelliğe sahip. İrademiz dışındaki tüm zorluklara, olumsuzluklara karşın yazarak, kitaplaşarak var olmak kuşkusuz içimizi sevgiyle donatıyor, bilincimizi tazeliyor, besliyor. Psikologların terapi olarak gördükleri yazma uğraşısını da içermekle birlikte (günlüklerim ve anı defterlerim) beni sürekli değiştiren ve geliştiren yazılar, araştırma-inceleme ve yazınsal metinler oluyor. Bir dirhem besin için bir çuval keçiboynuzu yemek gibi… Dolayısıyla sürekli kitaplar, dergiler, dijital kaynaklar deviriyorum bir görüş, düşünce, tez üretebilmek için. Eylemli bir etkinlik olarak bu uğraşıyı sürdürdüğüm için ürettiklerimi evde, işyerinde, söyleşilerde, panellerde, sempozyumlarda paylaşıyorum. Kendimdeki değişimlerin farkında olarak bugünlere geldim. Değiştirmeye farklı ortam ve zamanlardan çokça örnek verebilirim ama en çok sevindiğim değişimi yıllar sonra karşılaştığımız öğrencilerimizin, “Hocam bize o şiirleri niye yazdırdığınızı, öykülerinizi niye okuduğunuzu sonradan fark ettim. Ben de yazıyorum.” ifadelerinde görüyorum.

Motosikletle Geldi, Otele Kurşun Yağdırıp Kaçtı!
Motosikletle Geldi, Otele Kurşun Yağdırıp Kaçtı!
İçeriği Görüntüle

Yazmak seni sırat köprüsünden geçirebilecek mi?

Bu sorudaki “sırat köprüsü” metaforunu değiştirerek söze başlayayım. Bozuk olandan köprüleri atarak kurtulmak, güzel olana da köprü kurarak ulaşmakta yazmanın çok önemli katalizör olduğunu vurgulamalıyım. Dijitalleşmenin toplumun tüm kesimlerini, özellikle yeni kuşağımızı esir aldığı bir dönemdeyiz. Nereye gitseniz herkesin elinde cep telefonu. Çoğunluk “parmak çocuk” modunda. Seninle ve ne yazık ki 11 yıldır aramızda olmadığı için büyük eksikliğini hissettiğimiz Hasan Hüseyin Gündüzalp dostumuzla İnsancıl Dergisi Adana ve Antakya temsilciliklerini yaptığımız dönemde, sonrasında dergiler binlerce sayı basılıyor, dağıtılıyor ve okunuyordu. Dönütler de bizi daha çok yazmaya sevk ediyordu. Dijitalleşmeyle birlikte az olan dergi, kitap okuma uğraşısı daha da azaldı. Bir ara Hasan Hüseyin dostumuz, “Yazmasam ne eksilir…” dediğinde fena halde irkilmiştim. O nedenle gazete ve dergilerde yayımlanan yazılarımı WhatsApp aracılığıyla da paylaşıyorum. Her yazımla ilgili mutlaka bir yorum, katkı, eleştiri ya da soru alıyorum. Dolayısıyla bize dayatılanlar karşısında çözümler üretmek zorundayız. İşimizin zor olduğunun da altını çizmeliyim.

Yeni çalışmandan söz eder misin?

Şu ana kadar 25 kitabım yayımlandı. En son Nisan 2026’da senin de yazının olduğu “40. Sanat Yılı Armağanı Eğitimden Yazına Bir Uzun Koşu Müslüm Kabadayı” başlıklı bir kitap yayımlandı. Edebiyat dostlarımın hazırladığı ve 11 Nisan’da Ankara’da bir gece düzenlenerek kutlama yapılması çok anlamlıydı.

6 Şubat depreminden bu yana tuttuğum notlardan oluşan iki ciltlik “Deprem Günlüğü” çalışmam yayımlandı. Üçüncüsünü hazırlıyorum. Yakınlarım ve dostlarımdan birçok insanı kaybettiğim için depreme odaklandığım iki yıl boyunca yazınsal ürün çok az kaleme aldım. Makale, deneme ve eleştiri yazılarım ağırlık kazandı. Yeniden öykü ve roman yazmaya dönüyorum. Dilerim 2027’de bunlar kitaplaşır.

Kaynak: Haber Merkezi