Kentin ortasına görkemli bir şekilde dikilen kraliyet sarayına herkes imrenerek, biraz gıpta ederek, daha çok da kıskanarak bakmıyordu. Bakmak istemeyenler de yok denecek kadar azdı. Önünden geçen herkes, mecburmuş gibi başını çevirip bakıyordu. Bakıyordu çünkü çoğunun hayali orada olmaktı. Bakarken samimi duygularını ne dile getiriyor ne de yüz ifadelerine yansıtıyorlardı. Devir; saklama, saklanma devri olmuştu. Yemek en öne geçmişti; aç oynanmazdı. Geçerli akçe buydu, korumalı olan buydu. Yaşamak için niyetler bir güzel saklanmalıydı.

Devir, yeme içme devriydi. Buna uydun uydun, uymadın mı dışlanırsın, ayıplanırsın.

Hani dedim ya, kıskanmıyorlar diye... Buna tamamen itibar etmeyin. Kıskananlar da vardı, hatta azımsanmayacak kadar çoktular.

Sarayın bir ferdi olmak isteyen, saraya elini kolunu sallayarak girmek isteyen, sarayın adamı olmak isteyen; kocaman mutfaklı, binbir odalı saraya yetecek büyüklükteki o mutfakta, her öğün bir kuş sütünün eksik olduğu sofralarda yemek yemek isteyenler çoktu.

Daha henüz masadan kalkmadan acıkmanın güzelliğini keyifle yaşıyorlardı yiyenler. Bu hâllerinden de aşırı derecede göneniyorlardı.

Kimsenin umurunda değildi mutfağa giren ürünlerin nereden ve nasıl geldiği. Sadece mutfakta olanlarla, oradan çıkanlarla ilgileniliyordu. Bir porsiyon kapmaktı bütün dert. Entrikalar bunun üzerine kuruluyor, yalakalık bunun üzerine inşa ediliyor, gammazlamalar bunun üzerinden yapılıyor; el pençe divan duruluyor, kişiliklerden vazgeçiliyordu.

Saray tam bir saraydı; kudretliydi, karanlıkta turuncu ışıklarla aydınlanıyordu. Ama bu saray, sanatla yoğrulmamış bir saraydı. Bir beton çıkıntısıydı; soğuktu, resmîydi, ürkütücüydü. İnsana, "Nerede o eski saraylar?" dedirten cinstendi. O el işlemeli, heykelli, yontulmuş sütunlu, masalları anımsatan; prensi, prensesi, fedaisi, soytarısı bol saraylar çok uzaklardaydı.

Sadece saray kente, kent saraya benzemiyordu; kentin sakinleri de sarayın sakinlerine benziyor, sarayın sakinleri de kent sakinlerinden hiç ayırt edilemiyordu.

Korkunç bir benzerlik hâkimdi.

Bu yüzden kimse kimsenin çok yemesinden rahatsız değildi. Bu yüzden herkes yiyenin yerinde olmak istiyordu. Bu yüzden, "Ben olsam ben de masanın bir yerine kurulurum, tıka basa yerim." diyordu. Bu yüzden karnı ekmekle soğanla doymayanlar ya da yarım yamalak doyanlar, yemeyenlere keriz gözüyle bakıyordu.

Peki, halkı saraya benzeyen, sarayı halka benzeyen saray halkı, neden kendine benzeyen kent halkından korkuyordu? Bunca önlem niyeydi?

Ve hâlâ yüzde on beşlerin altına inmiyorsa saray, bu durum halkın saraya aşırı benzerliğinin mizahi ama hiç de mizahi olmayan, ibretlik bir göstergesidir.

Her yer kamera. Biri bizi değil, biz bizi gözetlercesine gözetleniyorduk; kent de saray da...

Kenti ve sarayı görenler şu sözümü hemen anımsıyorlardı:

"Bilim bile sanata, edebiyata bandırılmadan sunulmamalı."

Ne kadar doğru demişim meğer!

Bu sarayı ve bu kenti kuran mühendisler ve mimarlar, bilgilerini, becerilerini sanatla, edebiyatla yoğurmuş olsalardı kudreti değil, sanatı öne çıkarırlardı eserlerinde; insana hizmet etmeyi önceliklerine alırlardı bir güzel.

Bilimi de siyaseti de sanat ve edebiyatla yıkamanın tam zamanı!