Yalnızlığından ayrıldı.
Kalabalıkların arasında yürürken ne çok yabancılaştığını gördü. Selamsızdı gelip geçen; ürktü. Ne tanıdı ne tanındı.
Karahan Kitabevi’ne çıktı. Basamaklara takılmadı ayağı. Kitabevlerinde karşılaşırdık. O beni arardı, ben onun beni bulmasını beklemezdim. Adımla seslenirdim, çapkın edamla saçımı arkaya atardım. Durmazdım; her baktığı rafa koşar, eline aldığı kitapların arasına girerdim.
“Sen geldin ya, daha fazla zaman kaybetmeyiz artık,” derdim. O da bunu duyardı; herkesle paylaşmaktan zevk alırdı.
Anlıyoruz, yalnız kalan aynı zamanda yalnız bırakandı.
Güven istemiştik sadece, haklıydık da. Kim sürdürebilir ki yaşamını güvensizlik içinde? Güven bulamayınca kolayına kaçıp yalnızlığa çekiliriz. Yalnızlıkta insan yok; insan yoksa ihanet de yok, zarar verme de, kullanma da. En güvenli alanımızdı orası.
Yalnızlıktan ayrılmasının nedenini yine yalnızlığında buldu. İnsan insanı terk edebiliyordu ama insan kendisini terk edemiyordu; bir gölge gibi yanında dolanırdı. Kendisiyle savaşlara girdi çıktı, çıktı girdi. Baktı ki en büyük yenilgilerini yalnızken alıyordu. Kendini öldürdüğünde başlıyordu gerçek yenilgisi, gerçek yalnızlığı.
İyilerin erken ölümü, kötülerin kaderimizi yazmasındandı.
Gelince heyecanlanıyor, okumalarında yaşıyordum.
Ben yazdığımda o okumadığında, o okumadığında ben yazdığımda başlıyordu yenilgilerim.
Yalnızlık, kaçınılmaz bir yenilgidir.
Bir gün yalnızlığından ayrılacağını, bir daha yenilgilere dönmeyeceğini bildiğimden yazıyordum; yoksa ondan önce yenilen ben olurdum.
“Ha, bir de,” dedi ve durdu. Gerisini ben getirdim: “Yenilenlerin suçlanamayacağı yenilgiler vardı; doğru yenilgilerdi bunlar.”
İşin cilvesi, ihanete uğrayan da ihanete uğruyor, hata yapana da hata yapılıyor, terk eden de terk ediliyordu.
Yaşam yenilgilerde başlıyor, bahar yenilgilerden doğuyor.
İnsan, işiyle, arkadaşlarıyla, ailesiyle ilişkisini kesmeden kendi hayatını, kendi ilişkisini düzenleyemediğinde iflah olmayacak bir yalnızlığa gömülür.
Aşkın bedenlere değil, nedenlere de ihtiyaç duyması burada başlıyor. Yalnızlığı dibe vuranların başvurduğu yoldur yalnızlıklarına methiyeler düzmek.
Yanılsamalı aşk yalnızdır; gideni geleni olmaz, yenilgisi bu yüzdendir. Bu yüzden deriz: Birleşik bir çabadır aşk.
Bu yüzden bazı akşamlar, Zafer Doruk’un Alemciler’i arasında otururdu.
Zıbarıncaya kadar ince belli bardağını tokuşturmak isterdi. Her seferinde kararında içer ama Alemcileri hiç de kararında dinlemezdi. Dinlediği hikâyeler bitmesin isterdi.
Alemcilerden biri olamayacağına karar verdi ama bir Alemciyi beyaz perdede canlandırma isteği duydu. Bunun da bir hayal olduğunu ister istemez anladı.
Aşağıdan, İnönü Parkı’ndan hırgür sesleri geliyordu. Oruç tutanlarla tutmayanların itiş kakışı izleniyordu. Park kalabalıklaştı. Sinirli dolmuşların durup kalkması problemli oluyor, her araç bir diğerine küfredercesine korna çalıyordu.
Çöpe atılmış, iki kez ısırılmış simidi aldı. Bunu, cebinde sadece dolmuş parası olduğu için yapmıştı. Bakışlar arasında simidi alırken de utanma duygusuna kapılmadı. Kiremithane dolmuşlarına doğru yürüdü.
Seyfi Karahan’a seslendi, Yılmaz Güney’in Boynu Bükük Öldüler romanını sordu.
Kitabı eline aldı, sayfalarını açtı, satırlarda gezintiye çıktı. Yanında ben vardım.
Kitabevinden çıktığında, aklının sayfalarında o güne kadar görmediği ışıklar da yandı.