Bırakın ‘’ Yalnızlık saltanattır, padişahlıktır’’ safsatalarını…Üç beş yıl gezip gönlünüzü eğlendirdikten sonra fakirhane bir apartmanının küçücük bir odasında elleriniz titrerken anlıyorsunuz en büyük pişmanlığınızı. İnsan, ömrünün ne kadar değerli ve bir o kadar da kısa olduğunu kavradığı anda yitip gidenlerin peşine düşmeye kalkıyor, e tabi çevrende birileri kalmışsa…
İçinde bulunduğumuz çağın en büyük psikolojik rahatsızlıklarından biri yalnızlık… Günler, aylar geçtikçe daha da soyutlanıyoruz, içimize kapanıyoruz. En güvenilir alanımız dediğimiz evimizden ,odamızdan çıkmıyoruz, internet ya da televizyon başında saatlerimiz, ömrümüz damlaya damlaya değil şarıl şarıl akıp gidiyor. Toplumumuzun manevi kalkanı komşuculuk kalkmış, bitmiş, apartmanlar toplu insanların kaldığı bir pansiyona, otele dönüşmüş. Haliyle memleketteki sığınma evlerinin, bakımevlerinin sayısı da uçup gitmiş, Sokaklarda hayatta kalmaya çalışan yalnız, biçarelerin sayısı da ciddiye alınacak kadar fazla.
Nereye gidiyoruz, anlaşılır gibi değil. İzmir Konak’ta yaşlı, yalnız yaşayan bir teyzemizin bir apartman dairesinde, kendinden haber alınamadığı 3 yıl sonra akıllara dank edince çilingirle içeri girilmiş ve söylemeye dilim varmıyor ama kemiklerini bulabilmişler yalnızca. Onca bayram, kandil geçmiş bir mübarek zat-ı muhterem elinde bir tas yemek kapıyı çalmamış mı? Neredeyse bir ay sofralarımızı süsleyen Ramazan iftarlarında hiç mi akıllarına düşmemiş, yalnızı, düşkünü çağırmak? Dedik ya; metropollerin kronik hastalığı; yabancılaşma ve yalnızlık…
Misafirliğin, ikramın ve konuk severliğin ihmal edilmesi ve yeni nesle aktarılamaması, bu yalnızlık projesini hızlandırmaktan başka bir şeye yaramıyor. Her şeyiniz yerli yerinde dursun, salonunuz, odalarınız dağılmasın, aman yorulmayın mutfağa geçip, eve kapanın maaile…Sonrası manevi yıkım, ömür boyu müebbet yalnızlık…Unutmayın, insan sosyal bir varlık, yalnızlık sadece Allah’a mahsus.