Hayat böyleydi işte, iki ucu da görünmeyen sisli bir denizdi. Her adımda biraz daha kayboluyor, her an biraz daha bilinmezliğe doğru sürükleniyordum. Sis, önümdeki yolu gizliyor, her şey belirsizleşiyordu, fakat bir şekilde ilerlemek zorundaydım. Bazen, o sisin içinde var olduğumu bile unutur gibi oluyordum. Ne kadar ilerlersem ilerleyeyim, her şey aynıydı. Sis dağılmadığı sürece, ne kıyıya ne de karaya varamayacağımı biliyordum. Yine de bir şekilde devam ediyordum. Adımlarım beni nereye götürürse, oraya gitmek zorundaydım. Çünkü başka bir seçenek yok gibi hissediyordum. Kaybolmuşken bile bir şekilde ilerlemek, bir şekilde var olmak, hayatın tek anlamı gibi görünüyordu.
Bir zamanlar, bu yolculuğun bir anlamı olacağına inanmıştım. Belki de hepimiz gibi, ben de bir anlam arayışındaydım, kim bilir?
Her şeyin netleşeceğini, her şeyin yerli yerine oturacağını düşünmüştüm. Ama her geçen gün, her yeni adımda, hayatın aslında ne kadar belirsiz ve karmaşık olduğunu fark ettim.
Bazen bir ışık, bir umut beliriyor gibi oluyordu; bir an için yolumun düzgün olduğunu, her şeyin doğru yönde ilerlediğini hissediyordum. Ama hemen sonra, o ışık kayboluyor ve yeniden kaybolmuş bir şekilde, sisin içine dalıyordum. İlerlemeye çalıştıkça, hiç ilerlemediğimi, aslında her şeyin aynı kalmaya devam ettiğini görüyordum. Bazen birinin bana yol göstereceğini hayal ediyor, belki bir yardım, belki bir rehber arıyordum kendime. Ama o yardım, bir hayalden ibaretti.
Herkesin kendi sisinin içinde kaybolmuş olduğunu fark etmiştim.
O anlarda, yalnızlık, baş edilemeyecek kadar ağır bir yük haline geliyordu. Yalnız olduğum hissi, beni her adımda daha da derinlere çekiyordu.
Kimse yoktu, kimse bana bir şey söylemiyordu, kimse yolumu aydınlatmıyordu. Kendimi tek başıma, sadece kendi düşüncelerimle kalmış gibi hissediyordum. Her an bir adım daha atarken, aslında bir adım daha kayboluyordum.
Sis içinde, her şey bulanık ve belirsizdi. Kendi düşüncelerim bile bana yabancıydı. Bir yandan kaybolmak, bir yandan bulunmak arasında gidip geliyordum.
Gerçekten kaybolmak, belki de bulunmaktan daha korkutucuydu.
Çünkü kaybolduğunda, kim olduğunu unutur, kendini tanıyamazdın.
O zaman var olmak, sadece bir hayale dönüşmez miydi?
Ama bir şey fark ediyordum.
Kaybolduğumda, aslında bir şeyler de kazanıyordum.
Sis içinde, hiçbir yönü kesin olmayan bu yolculukta, belki de gerçek benliğimi buluyordum. Her kayboluş, aslında yeniden bir doğuştu.
Belki de hayat, her şeyin netleşmesiyle değil, her şeyin kaybolmasıyla şekillenen bir şeydi.
Sonunda, kaybolduğumu kabul ettiğimde, aslında hiçbir şeyin kaybolmadığını fark ettim. Sis, beni kaybetmiş gibi görünsede, aslında beni var kılmıştı. Bu sisin içinde ilerlerken, her kayboluş bir yeniden var olma fırsatıydı. Her adım, beni daha derinlere götürse de, bir şekilde her kayboluşta bir yol buluyordum.
Belki de hayat, gerçekten kaybolabilenler için, gerçek bir yolculuktu. Kim bilir?